Atatürk
Ve Halkcılık
_edited.png)
Dilimize Arapçadan geçmiş olan “halk” sözcüğü, en geniş anlamıyla kalabalık insan topluluğu olarak ifade edilmektedir. Genel olarak bir devletin sınırları içerisinde yerleşmiş ve yasalarına bağlı olan insanların tümüne “halk” denilmekle birlikte, bu sözcüğün inceleme alanlarına göre değişik anlamları da mevcuttur. Örneğin; toplum bilim terimi olarak “halk”, kültürleri ortak olan bireylerin, grupların oluşturduğu nüfus topluluğudur. Yönetim açısından ise milletin aydınlar ya da kamu görevlileri dışında kalan kısmıdır. Dilimizde kullanılan halk deyimi, İngilizce “the people”, Fransızca “le peuple” karşılığıdır. Eski dilde “ahali” kelimesi de aynı anlamı ifade eder.
Osmanlı Dönemi ve Halk
Osmanlı devletinde “halk”, aydınların ve ayrıcalıklı kişilerin (bürokrat, yüksek dereceli memur vb.) dışında kalan insan topluluğu olarak ifade edilmiştir. “Halk” sözcüğünün Türk Milletini ifade ettiği ilk kez Ziya Gökalp tarafından savunulmuş, Atatürk ile birlikte milli şuurumuza yerleşmiştir. Atatürk’e göre; Türkiye’de yerleşmiş, dili, soyu, dini ve felsefi inancı ne olursa olsun bu topraklarda yaşama arzusunda olan herkes Türk halkını oluşturur. Türk halkı; Türk Milletini, Türk vatandaşlarını ifade etmektedir.
Halk ve Millet
Halk ile millet arasında bir birlik ve eşdeğerlik vardır. Halkın belirli amaçlara yönlendirilerek bilinçlenmesi ile millet ortaya çıkar. Cumhuriyetçilik ilkesinin doğal bir sonucu olan halkçılık ilkesi, yönetim, ekonomi, siyaset, devlet ve toplum düzenlemelerinin bireyler arasında fark ve ayrılık gözetmeksizin tüm vatandaşlara eşit şartlarda götürülmesidir. Atatürk’ün halkçılığında imtiyazlı bir sınıf olmadığı gibi halkçılık bireysel değil toplumsal bir güç olarak ifade edilmiştir.
Halkçılığın Amaçları
Halkçılık, aynı zamanda Cumhuriyetçilik ilkesinin öngördüğü demokratik, özgürlükçü, çoğulcu yönetimin yasalardaki bir hak olmaktan çıkarılıp işlerliğe kavuşturulmasını, yönetimde, siyasette, kalkınmada, gelir dağılımında devlet ve millet imkânlarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlamaktadır. Ana hatlarıyla, halk yönetimi, eşitlik, sınıfsızlık gibi üç temelden oluşan halkçılık ilkesi, halktan güç alarak halka hizmet etmeyi, halkı maddi ve manevi özgürlüğe kavuşturmayı amaçlamaktadır.
Atatürk'ün Halkçılık Anlayışı
Bilim, sanat, edebiyat, yönetim, eğitim-öğretim, üretim-tüketim gibi demokrasinin yaydığı unsurlar kimsenin tekelinde olmamalıdır. Bu anlamda halka dayanan bir devlet kurmayı ideal edinen Atatürk, tebaa-devlet anlayışını millet-devlet bilinci ile değiştirmiştir. Milli Mücadeleye bütün rütbelerini bırakarak halkın bir ferdi olarak başlayan Atatürk, halkla bütünleşmiş, gücünü bütünüyle halktan almıştır. Türk Devrimi’ni kendisinden önceki yenilik hareketlerinden farklı bir yere taşıyan en önemli unsur halktır.
Halkçılık Programı
ve
1921 Anayasası
Milli Mücadele içinde gelişen halkçılık kavramı, esasında Anadolu’da esen Bolşevizm rüzgârının etkisiyle farklı bir zemine oturmuştur. Batı emperyalizmine karşı Sovyet Rusya ile ittifak yapan Mustafa Kemal Paşa, komünizmi ise bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Bu bağlamda 14 Ağustos 1920 tarihli konuşmasında açık bir şekilde “Bolşevik prensiplerin” benimsenmediğini vurgularken “esas itibarıyla tetkik olunursa bizim nokta-i nazarımız –ki halkçılıktır- kuvvetin kudretin hakimiyetin idarenin doğrudan halka verilmesidir” sözleriyle esas görüşlerini ortaya koymaktadır.
Halk ve halkçılık kavramları siyasi söylemde giderek önemli bir yer tutarken, 13 Eylül 1920’de anayasa tasarısı “halkçılık programı” adı altında Meclise sunulmuş ve çeşitli yönleriyle tartışılmıştır. Bu beyannameye göre Türkiye Büyük Millet Meclisinin en önemli amacı, emperyalizm ve kapitalizmin tahakkümü ve zulmü altındaki Türkiye halkını kurtarmaktır. Halkın içinde bulunduğu sefaletin sebeplerini ortadan kaldırarak refahı sağlamak, toprak, eğitim, adalet, iktisat vakıf vb. kurumları halkın ihtiyacına göre yeniden düzenlemek TBMM’nin hedefleri arasındadır.

Halkçılık İlkesi
ve
Halkçılık Düşüncesi
Halkçılık ilkesi, "Halkın halk tarafından halk için idaresi" anlamına gelir ve ilerici, batılı bir demokrasinin yerleşmesini amaçlar. Bu ilke, ulusal egemenliği ön planda tutar ve devletin vatandaşların refah ve mutluluğunu hedeflemesini savunur. Halkçılık, vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörürken, ulusun devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar. Atatürk’e göre, toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da sınıfa ayrıcalık tanınmamalıdır; herkes kanun önünde eşittir.
Halkçılık düşüncesi, Osmanlı döneminde aydınların halkın sorunlarıyla ilgilenmesiyle başlamıştır. 19. yüzyılın sonlarında edebiyatçılar halkçılıktan etkilenmiş, 1908 Devrimi'nden sonra halk kavramı geniş bir kullanım alanı bulmuştur. I. Dünya Savaşı sonrasında Ziya Gökalp, sınıf çatışmasının olumsuz etkilerine karşı halkçılığı savunmuştur. Gökalp, halkçılığı sosyal sınıfların yokluğu ve meslek gruplarının dayanışması olarak tanımlamıştır.
Yusuf Akçura, milliyetçilik ve halkçılığı iki esas fikir olarak vurgulamış ve bu anlayış, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalistleri etkilemiştir. Kemalist liderler, Türkiye'de henüz sınıfların gelişmediğini belirterek, dayanışma fikrini sınıf çatışmasına karşı bir önlem olarak benimsemişlerdir.



