Atatürk
Ve
Devletçilik

Devletçilik, Türkiye'nin toplumsal ihtiyaçlarına yanıt veren, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı destekleyen bir politik uygulamadır. Bu anlayış, Atatürk'ün vizyonu ve idealleri üzerine inşa edilmiştir. Atatürk, Türk inkılâbının mimarı olarak, devletçiliği 1922'de ilke olarak benimsemiş ve milli ihtiyaçların gerektirdiği durumlarda devleti hizmete davet etmiştir.
Devletçilik, Türkiye'de uzun süredir uygulanan bir politika olarak, ekonomik ve sosyal kalkınmanın temelini oluşturur. Devlet, toplum yararına geniş ve yaygın hizmetler sunmakla yükümlüdür. Bu bağlamda, devletin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda rolü, kolektif ihtiyaçları karşılamak için zorunlu hale gelmiştir.
Devletçilik, devlet yetkilerinin artması ve kamu hizmetlerinin genişlemesi anlamına gelir. Bu, devletin daha önce müdahale etmediği alanlara girmesi ve kamu menfaati doğrultusunda hareket etmesi gerektiği anlamına gelir. Türkiye'de devletçilik, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın temel faktörü olarak görülmektedir.
Karma ekonomi, devletin ekonomik alanda doğrudan müdahalesini öngören bir sistemdir. Devlet, özel teşebbüsle birlikte ekonomik hayatta yer alırken, aynı zamanda devlet endüstrisi kurma ve geliştirme gibi temel ilkelere dayanır. Devletçilik, ancak karma ekonomi ile sürdürülebilir.
Devletçiliğin amacı, Türkiye'nin ekonomik kalkınmasını hızlandırmak ve sosyal adaleti sağlamaktır. Atatürk, devletin müdahalesinin sosyal adalet ilkesine dayandığını vurgulamıştır. Türk devletçiliği, geri kalmış bir ülkenin süratle kalkınmasını hedeflerken, aynı zamanda sosyal içerikli bir politika izlemektedir.
DEVLETÇİLİĞİN DOĞUŞU
VE
GELİŞMESİ
Türkiye’de devletçiliğe yönelmenin baş nedeni, yeni kurulan devletin içinde bulunduğu ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi durumdur. Yeni Türk devleti, köhnemiş Osmanlı devletinin yerine geçerken harap bir ülkeyi devralmıştı. Ülke geri kalmış, fakir ve sermayeden yoksundu. Esasen yetersiz olan altyapı tesisleri, uzun savaş yılları boyunca harap olmuştu. Ülkede sanayiye dair tesisler mevcut değildi; ulaşım güçlükle sağlanıyordu. Bankacılık, dış ticaret ve demiryolları hep yabancıların elindeydi. Nüfusun yüzde doksanı okuma yazma bilmiyordu. Memleketteki ufak çaplı sanayi ve ticari teşebbüsler de yabancılarla Müslüman olmayan azınlıkların elindeydi.
Bilgisizlik nedeniyle, memleket ekonomisinin en büyük kısmını oluşturan tarım dahi kaderciliğe terkedilmişti. Meteorolojik buluşlardan faydalanma, karasabanın yerini alacak çözümler arama veya düşük kaliteli tohumları ıslah etme olanakları araştırılmıyordu. Sanayileşmek için gerekli tasarruf sermayesi mevcut değildi; sanayileşmek için yabancı sermayeye ihtiyaç vardı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu döneminde yabancı devletlere ve vatandaşlarına sağlanan özel imtiyazlar, devletin bağımsızlığını da zedelediğinden, memlekette bu tür imtiyazlara karşı ciddi tepkiler vardı. Bu şartlar altında, yabancı sermayeden faydalanmak da mümkün olmuyordu; yabancı sermaye, özel imtiyaz ve muafiyetler talep ediyordu.
Atatürk ve Devletçilik
Atatürk, 1 Mart 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasında ilk kez "devletçilik" terimini kullanmıştır. Bu konuşmasında, ekonomik kalkınmanın toplumun genel faydasını doğrudan ilgilendiren konularda devletleştirme yoluna gidileceğinden bahsetmiştir:
“Ekonomi politikamızın önemli amaçlarından biri de; toplumun genel faydasını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlar ile, ekonomik alandaki teşebbüsleri, mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir. Bu arada, topraklarımızın altında el değmemiş halde duran maden hazinelerini az zamanda işleterek, milletimizin yararlanmasına açık bulundurabilmek de ancak bu uygulama ile mümkün olabilir.”
Atatürk, 1922’de, henüz Büyük Zafer’in kazanılmasından önce, özel teşebbüsün yanı sıra devletin rolünün önemini vurgulamıştır. İzmir İktisat Kongresi’nde ise ekonomik egemenliğin önemine dikkat çekerek şunları söylemiştir:
“Millî egemenlik, ekonomik egemenlikle pekiştirilmelidir. Bu kadar büyük amaçlar, bu kadar kutsal ve ulu hedeflere, kağıtlar üzerinde yazılı genel kurallarla, istek ve hırslara dayanan buyruklarla varılamaz. Bunların bütün olarak gerçekleşmesini sağlamak için, tek kuvvet, en kuvvetli temel, ekonomik güçtür.”
Atatürk, gerçek kurtuluşun ekonomik egemenlik ile sağlanacağını ve kuvvetli bir temel üzerinde yükselişin şartının ekonomik güç olduğunu vurgulamıştır.

Lozan Barış Antlaşması
ve
Ekonomik Kalkınma
Lozan Barış Antlaşması ile Cumhuriyet yeni bir evreye girmiştir. Barış ve yeni siyasi düzen, ekonomik toparlanma tedbirlerini beraberinde getirmiştir. 1924'te kurulan Türkiye İş Bankası, sanayileşme hareketinin öncüsü olmuştur.
1925'te çıkarılan 558 sayılı kanunla tütün ve demiryolları devletin tekeline alınmıştır. Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası, sanayicilere kredi vermek amacıyla kurulmuştur. 1927'de çıkarılan Teşviki Sanayi Kanunu, sanayi kuruluşlarını teşvik etmeyi amaçlamaktadır. 1929-1932 yılları arasındaki bunalım, Türkiye'yi az etkilemiş, fakat hammadde fiyatlarının düşmesi tarımda devletin koruyucu tedbirler almasına neden olmuştur.
Mutedil Devletçilik
Devlet, özel teşebbüsü desteklerken denetim de sağlamıştır. 1933 yılına kadar liberalizm tam anlamıyla uygulanmamış, devlet çeşitli alanlara müdahil olmuştur. Başbakan İsmet İnönü, mutedil devletçilikten bahsetmiştir; devlet, faydalı sanayi teşebbüslerinin kurulmasına önem vermiştir.



